Şiirlerinizi, ödevlerinizi, fizikle ilgili herşeyi ve önerilerinizi bekliyoruz. gönderebilirsiniz...Bu site katkılarınızla büyüyecektir...

Atatürk sayfası
               Lütfen Sitemizi Sık Kullanılanlara Eklemeyi Unutmayınız ! 


ATATÜRK'TEN ANILAR

Aman Niçin Diye Sormayalım

Yeşilay cemiyeti İstanbul'da içkinin zararları üzerine bir konferans düzenlemişti.Kürsüdeki konuşmacı uzun uzun içkinin sağlığa zararlı yönlerini anlattıktan sonra dinleyenlere sordu:
Efendiler,bir eşeğin önüne bir kova su,bir kovada rakı koysanız hangisini içer?
Birkaç kişi hep bir ağızdan:Tabiki suyu cevabını verdi.
Konferanscı cevaptan memnun bir şekilde;neden? Diye sorunca,izleyiciler arasında bulunan ve içkiyi sevdiği için bu soruya kızan kişi hemen atıldı:Eşekliğinden!!!!..
Bu fıkra Atatürk'ün çok hoşuna gitmişti.Dost meclislerinde sık sık anlatıp,çevresidekilerle birlikte gülüyordu.
Atatürk bir akşam üstü Marmara Çiftliğinin küçük köşkünde arkadaşları ile otururken bu fıkrayı yine anımsamıştı.O sırada çiftlik çalışanlarından birinin küçük çocuğuda ilgiyle Ata'ya bakıyordu.
Atatürk:Şu çocuğa soralım bakalım ne diyecek.. dedi ve çocuğu yanına çağırdı:
Oğlum,bir eşeğin önüne bir kova su,bir kovada rakı koysalar hangisini içer?
Masadaki içki kadehlerini gören çocuk:Rakıyı efendim...demezmi?
Atatürk gülerek yanındakilere döndü:
Aman...Niçin diye sormayalım!!!..

Sabah gazetesi
29.Ekim.1998

Atatürk Sünnet Düğününde

    Atatürk bir yaz gecesi Acar motoru ile Boğaz'da gezintiye çıkmıştı. Kalınca önlerine geldiler. Yalılardan birinin bahçesi renkli elektik, krepon kağıtları ve çiçeklerle donatılmıştı. Anlaşıldığına göre orada büyük bir topluluk eğleniyordu.
    Acar motorunun gürültüsünü duydular. Kadın erkek, çoluk çocuk alkışla sevgi gösterisinde bulundular.  Atatürk çok duygulandı, yalıya yanaşılmasını emretti.
    Bir sünnet düğünü vardı. Bir vatandaşın mutlu bir gününe katılmaktan doğan sevinç,  Atatürk'ün yüzünden açıkça okunuyordu. Sünnet olan çocukların ve anne ile babanın göğüsleri sevinç ve övünçle doldu. Herkesin yüreğini bir neşe kapladı. Ortalığı bir bayram havası sardı.
    Atatürk ayrılacağı sırada çocukların babasını çağırdı. Bir çek uzattı:
    -Burada uğrayacağımızı bilmediğimiz için hazırlıksız geldik, dedi, yarın bankaya uğrar, sonra benim adıma çocuklara birer armağan alırsınız.
     Baba çeki saygıyla aldı :
    -Atam, dedi, alınacak hiçbir armağan sizin imzanızı taşıyan bu çek değerinde olamaz. İzin verin, biz bunu çocuklarımızın sonsuz bir övüncü olarak saklayalım.
    Bu ince düşünüş ve tek gözlülükten son derece duygulanan Atatürk:
    -Peki! Siz bu çeki saklayın; ama yarın bankaya uğrayın ve çocukları benim adıma sevindirin! diyerek ikinci bir çek verdi.

Nafiz Edgüer
Atatürk’ten anılar
(tevfikfikret-ank.k12.tr) den alınmıştır

 

Gel Gitme Kadın

    Onun manevi kızı olmanın gururunu taşımak, onunla aynı yerde yaşamak mutluluğunu tatmak ve onun gözyaşlarına tanık olmak... Hem de bir kaç kez... İşte Atatürk’ün manevi kızlarından olan, Dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in anılarından Atatürk’ün gözyaşları...
    Yıl 1934... Çankaya Köşkü’nde bir akşam... Atatürk’ün sofrasının müdavimi konuklar... Masanın önündeki saz heyeti, Atatürk’ün sevdiği şarkıları söylemekte... Sabiha Gökçen, o sıralar 20 yaşlarında ve her zamanki gibi, “Paşa Baba”sının yanıbaşında, sofrada... Atatürk’ün yakın arkadaşı Kılıç Ali ve Başyaver Salih Bozok da aralarında... Sohbet derin...Memleket meseleleri tartışılıyor... Atatürk çok neşeli...
    O sırada, saz heyeti Selahattin Pınar’ın “Gel Gitme Kadın” şarkısını çalıp söylemeye başlar... Birden Atatürk durgunlaşır ve susup şarkıyı dinler... Paşanın ani hüzününü farkeden masadaki konuklar, kadehlerini,çatallarını usulca bırakıp, susar. Atatürk başını tabağa eğer, gözlerinden yaşlar süzülür ve göğsüne doğru akarak, gömleğini ıslatır. Bu onun, konukları yanında ilk ve son ağlayışıdır.
    Salih Bozok, saz heyetine “kesin” anlamında işaret verir... Kılıç Ali de, konuklara da aynı işareti yapar... Gökçen, gözleri dolu dolu, Atatürk’ün ağlayışını izlemektedir. Az sonra, saz susar ve çekilir, masadakiler sessizce kalkıp gider, Atatürk tek başına kalır... Bir sigara yakıp bahçeye çıkar, saatlerce yürür...
    O gece,gözünü bile kırpmayan Gökçen, Atatürk’ün niçin ağladığını ve “Gel Gitme Kadın” şarkısının onu, neden bu kadar duygulandırdığını çok merak eder... “Yoksa bu büyük insan, kalp hazinesinde, çok geride kalmış, yılların küllendiremediği bir aşk masalı mı saklamaktadır...”
    Gökçen ertesi sabah Atatürk’ün odasına gider ve çekinerek konuyu açar:
    -Paşam, dün gece “Gel Gitme Kadın” şarkısı çalınırken çok müteessir oldunuz... Hatta, yanılmıyorsam, ağladınız da...” diyecek olur.
    Atatürk, ondan bir sigara ister ve susar ... Sonra Gökçen’i ve yaverlerini alarak, araba gezintisine çıkar... Saatler sonra ve ansızın, Gökçen’e dönerek, sabahki sorusunun cevabını, sırrını kendine saklayarak manevi kızına verir:
    -Unutma ki, Mustafa Kemaller de insandır!... Onlar da bazen ağlamak ister!(tevfikfikret-ank.k12.tr )den alınmıştır

Atatürk için ne dediler...

“ Cumhuriyet Türkiye'sinin Devlet Başkanı Kemal Atatürk,diğer önderlerde görmeye alışmadığımız şu değerli nitelikleri kişiliğinde toplamış bulunuyor;alçakgönüllülük,yeterlik ve başarı. ”
(İngiliz The Truth dergisi,1938)


“ Atatürk,başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir.Siz ona yaklaştıkça o irtifa alır ve aranızdaki mesafe ebediyen baki kalır.Devirlerinde büyük gözüken,zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur ve yıllar boyu böyle kalacaktır ”
(ARRIBA Gazetesi,Lizbon,1938)

“ Beyazev'deki vazifem tamamlanınca,ilk yapmak istediğim şey,zamanımızın bu en dikkate değer şahsiyetini ülkesinde ziyaret etmekti.Kader buna müsade etmedi.Atatürk öldü.Ama hissediyor, görüyor.İnanıyorum ki ayrıcalıklı şahsiyeti ile ülkesinde ve dünyada uzun zaman yaşayacaktır. Çünkü bu çapta insanlar dünyaya öyle çok sık gelmezler. ”

(F.D.Roosevelt ABD Başkanı)


"Yeryüzü ile gökyüzü arasındaki mesafeye başka dünyaların sığabileceği yolundaki tezlerin doğruluğuna hak kazandıran son misal, Mustafa Kemal Atatürk isimli faninin zamanımızda yaşamış olmasıdır.Şüphesizki bir insandı. Fakat sahip olduğu hususiyetlerle adeta bir dünya idi."
(Macar gazetesi Hirlap,1939)

"Vatanımın istiklali uluslararası hakikat olduğu gün Allah'a şükürden sonra ilk hatırladığım isim Gazi Mustafa Kemal oldu.Ümit kapılarının buhran olduğu anlarında, destan hayat ve mücadelelerinden ilham aldığım insan oydu."
(Habib Burgiba,Tunus Lideri)


"Özellikle yükseliş O'nun tutkunun çılgın dalgaları arasına sürüklemez.O gerçekci ve bir dünya insanıdır.Çabasının kaynağına,devriminin halkçı olan temeline ihanet etmek istemez Yararsızlığını bildiği değerlerden özellikle uzak durur.Mustafa Kemal,bir halk kahramanı, eşsiz bir önder ve uygarlık tutkunudur.Ama yapısında Asyalı bir güç birikimide vardır.O hem Cengiz Han,hem Muhteşem Süleyman'dır ama daha çok karanlık dünü silkelemek ve daha aydınlık bir yarını güvence altına almak isteyen Türk ruhunun ta kendisidir. ."
(Yunan tarihci T.Vaidis,1936)

Vatan gazetesinden derlendi,29.EKİM.2003

 

 

Bunları biliyor musunuz?

    En ağır kelimesi, "ebleh" yerine kullandığı, "hebenneka" idi... Çevresinde dolanan kendi tabiriyle "hebennekalara" hiç tahammül edemez, kendini methedenleri ve yağcıları sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü "Yani?" diyerek keser, bu sözü defalarca kullanır, herkese "çocuk" demeyi pek severdi.
    Eli çok açıktı, herkese hediye vermeye bayılır, durup dururken, odasına çıkar ve o çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtır, kimine kravat, kimine gömlek, hatta kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel hediyenin değerinden çok, Atatürk'ten hatıra aldıkları için sevinç duyardı.
    Bir keresinde doktoru Neşet Ömer Bey'e kürkünü hediye etmiş, kürk büyük gelip yerlerde süründüğü halde, doktorun nezaketen;
    "Aman Paşam, tam bana göre, üzerime biçilmiş gibi efendim. Çok teşekkür ederim!" deyişi, pek hoşuna gitmiş, kahkahalarla gülmüştü.   
    Fevkalade renkli bir kişiliği vardı... Bir yanda, erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, kurufasulye seven, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran, rugan terlikli sade bir vatandaş... Öte yanda, arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüel...
    Ya da, gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda gençkızların en gözde kavalyesi olan, bir salon adamı...
    O’na Sarı Paşa derlerdi... Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine rağmen, özel hayatında çok romantik ve duygusaldı...
    Belki de, küllenmemiş aşklarıyla, geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı... Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi asla unutamadı ama başka aşklar da yaşadı... O’na neredeyse dönemin bütün kadınları aşıktı...Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı... O genç kızlar için, hayal edip özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir zabit, rüyalara giren bir masal kahramanıydı...
    O’nu çoğu kez, kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı bir devrimci, cesur bir ihtilalci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha, şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik, hatırladık .....
    Oysa O, bütün bu olağanüstü değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, zarif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında, kendi tenhalığını için için yaşayan bir yalnız adamdı.
    Kimi zaman acı, kimi zaman hasret çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adam...
    O, bir tabuydu; Türk milletinin Ata'sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet'in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı ama, O; çok yalnızdı... Ömrünü halkına adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel hayatında ıssızlığı yaşadı... Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü ve yalnız yaşayıp, yalnız öldü...
    Ama, bazen de hassisliği tutardı. Milli Mücadele yıllarında, kalpak giyilirken, yakın arkadaşları Salih Bozok ve Kılıç Ali'ye birer kalpak hediye etmek istemiş, gardırobundaki onbeş-yirmi tane zarif kalpağı tek tek arkadaşlarının başında prova ettirdikten sonra, kalpaklarını geri almış;
    "I-ıh... Veremeyeceğim... Bunların hepsinin ayrı bir zevki var, kusura bakmayın, kalpaklarımdan vaz geçemeyeceğim. Hepsini çok seviyorum" diyerek, kıyıp hediye edememişti.
    O gün Kılıç Ali'nin nasibine kalpak yerine kravat, Salih Bozok'a ise, burnu örülmüş bir çorap düşmüştü... Bu, Mustafa Kemal için, yakın arkadaşlarına ara sıra yaptığı muzipliklerden biriydi...
    Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve heyecanıyla, otomoblinden inip, hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu'na çıkar, aklına esti mi, türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, geceyarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet, ya da yakınlarının pek sevdiği, menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı...
(tevfikfikret-ank.k12.tr) den alınmıştır

               

CACIK OLUYORl

   
    Atatürk'ün yakın dostlarına verdiği bir akşam yemeği sırasında masada bulunan tanınmış bir zat,günlerce aç kalmış gibi sofradaki yemeklere saldırıyor,ancak her seferinde kolu büyük yoğurt kasesinin içine giriyordu.
Yanındakiler,kaş göz işareti ile onu uyarmaya çalıştılar ama nafile!!Adam tabağına aldığı yemekleri çiğnemeden yutuyor,hemen bir yenisini alıyor,bu saldırı(!) sırasında kolu iyice yoğurtlanıyordu.
Sofradakiler bu durumdan rahatsız olmuşlardı.Kaş göz işaretleri yerini sözlü uyarılara bıraktı.
Olayın başından beri farkında olan Atatürk,onlara:
Bırakın!!! Dedi..Cacık oluyor...

Sabah Gazetesinden(29 ekim 1998)derlenmiştir

Çocuklara rehber dergisi ve Mustafa Kemal

   Yıl 1896..Ocak ayının başları.. Selanik Askeri Rüştiyesin'de sınavlara hazırlanıyor öğrenciler.hepsi telaşlı ve kuşkulu.Ama son sınıf öğrencisi Mustafa kemal'de hiç kaygı yok.Önündeki çocuklara rehber adlı kitabı karıştırıyor ve "Selanik Askeri Rüştiyesi son sınıf talebelerinden Mustafa Kemal" imzalı matematik çözümünü kıvançla,birazda gururla seyrediyor.200 öğrenci arasında adını dergi sayfalarının başında görmenin kıvancıdır bu.
   "Mustafa Kemal" adının sık sık görüldüğü Çocuklara rehber dergisi Selanik'te birkaç idealist öğretmen ve yazar tarafından çıkarılıyor ve bu dergide öğrenciler için matematik problemleri yarışması da düzenleniyordu.Mustafa Kemal bu yarışmayı kazananların her defasında başında geliyordu.Çünkü en büyük eğlencesi karışık matematik problemlerini çözmekti.Diğer derslerden de geri kalmıyordu.Ama sınıfın birincisi değildi.Çünkü,her okuduğunu kelimesi kelimesine ezberleyen bir hafıza şampiyonu olamamıştı.Sınıfın birincisi Tevfik Efendi'ydi.
   "O zamanlar" adlı eserinde İ.H.Sevük(s.295 )Atatürk'ün sözlerine yer veriyor."Ben çocuk iken hiç ezberleyemezdim,lakin bundan memnundum.Ezberlediklerimi her zaman belleseydim dimağımda düşünceye yer kalmayacaktı"
   Cebesoy "Sınıf Arkadaşım" adlı eserinde Tevfik için"Mustafa Kemal'in yakın arkadaşlarından.Genç yaşta selanikte ölmüştür"demektedir.
      SADİ BORAK(Atatürk ve Edebiyat)
      ATATÜRK VE FARUK NAFİZ
      Atatürk'ün Faruk Nafiz çamlıbel'in şiirlerinide okuduğunu öğreniyoruz."Atatürk'ün yeşile hayranlığı Faruk Nafiz'in şu şiir parçasını tekrarladığı zamanlarda ne kadar belli olurdu"
Yeşil hem de
Ben bu rengi taşırdım can köşemde
Yeşilde ne ararda bulamaz insan oğlu?
yeşil bu....varlık dolu,gök dolu.
umman dolu
Bir ucu gözlerimde,bir ucu engindedir
Bu çini rengindedir bahar,deniz,kır,orman
Bana Tanrım gözükür yeşil dediğim zaman.
"Böylece o,son arzusunda çam ağaçları ve yeşillikler arasında olmak istemiştir."

      Afetinan,Atatürk'ten Hatıralar1950,s.187.

HAYALLERDEKİ GAZİ

Atatürk'ün yakın arkadaşı Salih Bozok anlatıyor Bir gün Çankaya civarında bir köylünün evine gitmiştik.Girdiğimiz kulubede bir ihtiyar ile karısı oturuyordu.Bize ikram ettikleri kahvelerini içerken Atatürk köylü ile konuşmamı söyledi.O'nun bu isteği ile köylüye ilk aklıma geleni sordum:
-Sen gazi'yi tanırmısın?
İhtiyar,beni saçma bir soru sormuşum gibi küçümseyerek süzdü:
-Gazi'yi tanımayan varmı ki? Dedi ve ekledi:
-Ben görmedim ama,ama her hafta Hacı Bayram Camiinde Cuma namzı kılarmış.Ta göbeğine kadar sakalları varmış.Melek gibi,nur yüzlü Peygamber gibi bir ihtiyarmış!!
Gülmemi güç tutarak Atatürk'ün tamamen sakalsız ve genç yüzüne baktım.
O kaşlarını kaldırarak kendisini tanıtmamamı emretti.
Dışarı çıktığımız zaman gülerek:
Varsın o da öyle bilsin..dedi.Gerçeği öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar.Onun hayalindeki şirin sakallıyı Öldürüp sevgisini kaybetmekte ne mana var?
SABAH GAZETESİ 29.Ekim.1998

MEYHANECİ ÇOCUĞU ZEKİ OLUR

Atatürk Trakya gezisi sırasında Kırklareli'ndeki bir ilkokula da uğramış,sınıfları geziyordu.Öğrencilerin birinin Önündeki kitapta şaha kalkmış at resmi vardı.Atatürk çocuğun önünde durup sordu:
-Bunlar nedir?
-Şaha kalkmış atlar..
-Atlar şaha kalkar;peki güzel.İnsanlar da kalkarmı?
Çocuk Atatürk'ü süzdğkten sonra hiç ürkmeden şu cevabı verdi:
-İnsanlar zaten şahtadır,kalkmaz.
Çocuğun bu zekice cevabı Atatürk'ün çok hoşuna gitmişti.Gülümseyerek,Aferin..dedikten sonra kimin çocuğu olduğunu sordu.Çocuk:
-Meyhanecinin...deyince Atatürk daha çok keyiflendi:
-Tevekkeli :meyhaneci çocuğu böyle zeki olur...
SABAH 29.Ekim.1998

HADİ ORDAN ENAYİ

Cumhuriyet'in 15.yılı tüm yurtta olduğu gibi İstanbul'da da coşkuyla kutlanırken,Atatürk Dolmabahçe Sarayında hasta yatağındaydı.
Dışarda atılan maytaplar ve patlayıcıların gürültüsü bir ara O'nu rahatsız etti,zile bastı.İçeriye giren sofracısı Kamil'e:
-Bu patırtılar nedir?Diye sordu.
saf ve temiz bir Anadolu insanı olan Kamil,aklınca Atatürk'ün üzülmemesi için olacak,şu cevabı verdi:
-Gök gürlüyor Paşam.
Bu cevap üzerine Atatürk güçlükle gülümsedi,yeniden yatağına uzanırken:
-Hadi ordan enayi!dedi..
SABAH 29.Ekim.1998